10 Haziran 2008 Salı

ZERRİN TAŞPINAR'DAN GENCO ERKAL'A

'Geç de olsa Sivas'la hesaplaşılmalı''Sivas 93'

Genco Erkal kendi yazdığı 'Sivas 93' adlı oyunla Madımak Oteli'nde yakılan aydınları hatırlatıyor. Erkal 'Buna benzer olayların bir daha yaşanmaması toplumun yaşananlarla hesaplaşması gerekiyor' diyor

17/01/2008 radikal gazetesi

EFNAN ATMACA (Arşivi)
İSTANBUL - "Hiçbir şey eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz"... Bu cümle 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nde 37 kişinin yakılarak öldürülmesine neden olan olayı anlatan 'Sivas 93'ün en can alıcı repliği. Sivas'ta yaşananların üzerinden 15 yıl geçti. Hatta bu zaman içinde Madımak Oteli'nin altına bir kebapçı bile açıldı. Bu kebapçının kapatılıp müze yapılması kampanyaları sürerken Sivas'ta yaşananları hatırlatan bir oyun geldi Dostlar Tiyatrosu'ndan. Genco Erkal'ın yazıp yönettiği 'Sivas 93'.
Erkal, bu olayı belgelerden yararlanıp belgesel tiyatro geleneğinin sınırları içinde kaleme almış. Oyunu sahnelerken de aynı tavrı göstermiş. Mesaj çok açık: "Sivas'ta yaşananlar hiç unutulmamalı." Oyunda anlatıcı görevinde olan Genco Erkal, Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Şirvan Akan rol alıyor. Hepsi de yaşananlara şahit olanların cümlelerini kuruyorlar sahnede.
Müzikleri Fazıl Say'ın 'Nâzım', 'Metin Altıok' oratoryaları ile çeşitli bestelerinden oluşuyor. Sivas'ta yaşananların perdeye aktarıldığı görüntüler arasında vaktiyle Kültür Bakanı'nın 'Metin Altıok Oratoryosu'nda sünsürlediği görüntüler de var. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın
Alevilerle iftar yaptığı gece prömiyer yapan oyuna gelen ilk tepkiler ise Erkal'ı yeterince memnun etmiş: "Oyun için buraya gelen şehit ailelerinin teşekkürü bile iyi bir iş yaptığımdan emin olmam için yeterli."
'Sivas 93'ü neden belgesel oyun olarak kaleme aldınız?
Çok güçlü bir malzeme var ortada çünkü, olayın kendisi zaten her türlü tasavvurun ötesinde inanılmaz bir olay. Dolayısıyla burada bir yazarın hayal gücünü kullanması bana ters geldi. Özellikle "Yaşananların, söylenenlerin bir kelimesine bile dokunmadım. Hepsini çeşitli kaynaklardan aldım ve hepsi gerçektir" demek istedim. Belgesel tiyatro ne kadar gerçek belgelere dayanırsa o kadar güçlü olur. Dostlar Tiyatrosu'nun kuruluşundan bu yana bizim epey bir belgesel tiyatro deneyimimiz var zaten. Belgesel
oyunlar dizisi vardır bizim oyun dağarımızda fakat yıllardır bu sürece biraz sırt çevirdik, uzak kaldık. Bu sefer bir çeşit kimliğe dönüş, asıl kimliğe dönüş gibi oldu ve bence doğru bir seçim oldu.
'Sivas 93'ü sahnelemek 15 yıl sonra yeniden bellek tazelemek anlamına mı geliyor?
Bu oyunun yazımı süresince konuyla ilgili insanlarla görüştüm. Hepsinin şikâyeti unutulmaktı. Bu acıyı bugün aynı şiddette yaşadıklarını söylediler. Ve olayın üstüne kül serpildiğinden yakındılar. Yaşananlar unutulmasın, Madımak Oteli'ndeki kebapçı dükkânı kalksın, orası müze olsun istiyorlar. Müze olsun ki hep hatırlansın istiyorlar. Ben de aynı fikirdeyim. Buna benzer olayların bir daha yaşanmaması için çok iyi anlaşılması ve toplumun bu olaylarla hesaplaşması gerekiyor.
Bazı köşe yazaları ve politikacılar Madımak'ta yaşananların unutulması gerektiğini savunuyorlar ama...
Evet, bazı köşe yazarları çok tuhaf şeyler söylüyorlar. 'Bu olayları unutmak lazım' diyorlar. 'Toplum içinde düşmanlığı kaşımayalım, onları kışkırtmayalım' diyorlar. Ben tersini düşünüyorum. Bu olayların üzerinde durursak insanlar yapılan yanlışları görürler bir daha tekrarlamazlar. Biz zaten belleği çok zayıf bir toplumuz. Bir de bunun yanına her şeyin üzerini örtelim mantağı oturtuluyor. Maraş olayları, 6-7 Eylül olayları ve daha birçok olay unutuldu. Yaşanan her olay önce bir ayyuka çıkıyor sonra saman alevi gibi sönüyor. Dolayısıyla suçlular da rahat ediyorlar. Biliyorlar ki en fazla bir ay sürer kamuoyunda yaptıklarının yankısı. 'Biz sesimizi çıkarmadan köşede oturalım nasıl olsa unutacaklar' diye düşünüyorlar.
Siz yaşananları hatırlatırken hangi noktayı öne çıkarmaya gayret ettiniz?
Yaşananların kendisi o kadar nefret, öfke barındırıyor ki içinde bunları yazarken de sahnelerken de mümkün olduğu kadar objektif olmaya, bakmaya çalıştım. Yılların birikimiyle alkış getirmek için neler yapılacağını biliyorum ama hep fren, bir mesafe koyarak hiçbir taşkınlığa izin vermez bir tavır geliştiriyorum oyunda. Çünkü kaşımak istemedim bazı duyguları. Oyuncuları da aynı şekilde yönlendirdim. Çünkü seyircinin de belli bir mesafeden bakmasını, objektif olmasını istedim. Amacım yürekten çok kafaya seslenmekti. Ama öyle olmadığını görüyorum. İzleyiciler çok büyük bir duygusal travmaya uğruyorlar oyunu seyrederken. Acı çekiyorlar ve seslerini duyuyorum. Ama en azından o acının doruk noktası olan yangın ve ölüm yerinde bitirmiyorum oyunu. Ondan sonraki mahkeme sürecini koyarak biraz didaktik olmayı, biraz doruktan sonra düşüşe geçmeyi kabul ediyorum. Çünkü seyirciyi o yoğunlukla yollamak istemiyorum. Olaylar oldu bitti, arkasından 'Neler olabilirdi?, Neler oldu?' gibi sorular sorarak o duygusallıktan uzaklaştırıp kafasıyla düşünmeye yönlendiriyorum.
Daha önce 'Aymazoğlu ve Kundakçılar'ı sahnelediniz. 'Şeriat Türkiye'yi tehdit ediyor ama kimse aldırmıyor' mesajı verdiniz. Bugüne dair en büyük rahatsızlığınız bu mu?
'Aymazoğlu ve Kundakçılar'da dolaylı bir gönderme vardı Sivas'ta yaşananlara ve yükselen dinciliğe. Bu sefer olayı birebir gündeme getirdik. Evet bu gelinen durumdan çok rahatsız oluyorum. 1993'ten bugüne daha iyiye değil kötüye gitti. İkinci seçimi de kazandı iktidar partisi. Artık Türkiye'nin zaptedilecek her yeri zaptettiler.
Bir anlamda bu rahatsızlığını 'Sivas 93'le daha da sert gösteriyorsunuz. Dostlar Tiyatrosu politik tavrını daha da tırmandırarak mı devam edecek yoluna?
Bu tür bir oyun birdenbire seyirciyle kaybettiğimiz iletişim sağladı. Toplum olayların can alıcı yerine parmak basan ve doğrudan doğruya iletişim kurabilen bir şey istiyor. Tüm tiyatrolarda olduğu gibi biz de seyirci kaybetmiştik ama bu oyuna hiç beklenmedik bir şekilde müthiş bir ilgi var. Dostlar Tiyatrosu eskisi gibi daha sert, daha direkt olduğu zaman gene izleyicisini buluyor demek ki.
Son dönemde iktidar partisi Alevilere dost eline uzatıyor ama çok da olumlu yaklaşımlar gelmiyor. Bunda bir anlamda AKP'nin Sivas Olayları'nda adı öne çıkan Refah Partisi'yle akrabalığının da payı var mı sizce?
İki parti arasında bir akrabalık var elbette. "Hem değiştik" diyorlar hem de özeleştirilerini kimse yapmadı. Neyi değiştirdiğini, niçin değiştiğini, eskiden neydi de şimdi neyin değiştiğini asla göstermediler. Üstelik yine aynı tabandan oy alıyorlar. O tabanı küstürmemek için de geçmişleriyle ilgili bir eleştiri yapmıyorlar. Üstelik pek çok olayda dü hiç değişmedikleri görülüyor.

Madımak! -Yıldırım Türker

03/07/2006
Daha sonra İstanbul Başsavcılığı'nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle demişti: "Başsavcı soruyor bana; kimden şikâyetçisin? Şöyle yanıt bekliyor benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni
döven itfaiye erinden şikâyetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve bindirdikleri arabada döven polisten...
Başka? Beni döven encümen üyesi o sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?"
2 Temmuz 1993 günü, 35 kişinin Sivas'taki Pir Sultan Şenliği'ne
giden 35 şair-yazar-müzisyen, kaldıkları Madımak oteli, önünde toplanan göstericiler tarafından tekbirler eşliğinde ateşe verilerek öldürülmüştü.
Bu günün anılması, gösterilerle hatırlanıp hatırlatılması kimilerini rahatsız ediyor. Sivas'ın artık bu kara lekeden arındırılması, katliamıyla anılarak ekonomisinin baltalanmasına izin verilmemesi çağrıları yanı sıra "Kaşımayın, tesis edilmiş barış ortamını bulandırmayın" çizgisinde çok alışılmış uyarılarla da tembih ediliyoruz. Oysa Sivas katliamının üstünden geçen 13 yıl içinde böyle bir katliamın yeniden yaşanmaması için toplum olarak bir adım atabilmiş miyiz?
Önce katliamcıların yüce Türk adaletiyle sınavına bir bakalım. Gazeteci Belma Akçura, çok güzel özetlemiş: "Olaylarla ilgili olarak 124 sanık hakkında dava açıldı. Sekiz yıl süren hukuk mücadelesinden sonra dava 2001'de sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin onadığı karar uyarınca, 'Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma' girişiminde bulunan sanıklardan 33'ü TCY'nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı. Bu müebbet ağırlaştırılmış hapse çevrildi, geri kalan sanıklar
da değişik cezalara çarptırıldı.
Ancak 13 yılda içeride kalan sanık sayısı beraat ve tahliyelerle 33'e düştü. 8 sanık ise Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından bu yana firarda.
...Haklarında tutuklama kararı bulunan sanıklardan, başta Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere sekiz kişinin Almanya ve Suudi Araistan'a sığındıkları öğrenildi. Davada kilit isim Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı. Sivas katliamı sanığı Muhammed Nuh Kılıç'ın yıllardır Almanya'da Mannheim'da eşi adına açtığı dönerci dükkânını işlettiği ortaya çıktı".
Katliamcı vahşilerin cezalandırılmalarının ağrılı bir süreç olduğu, yargının da bu konuda biraz hevessiz davrandığını düşünmüyor musunuz? Bir sonraki hükümetin Adalet Bakanı, gelmiş geçmiş en ürkütücü Adalet bakanlarından Şevket Kazan, sanıkların avukatlığını üstlenmekle kalmamış, bakanlığı sırasında da onları hapisanede ziyaret etmişti. Ama o kadarla kalsa, Şevket beyin, öncesinde ve sonrasında hiçbir siyaside rastlamadığımız gözükaralığına verir, işin içinden çıkardık. Oysa, o vahşetin hemen ertesinde muktedirlerin ve kanaat liderlerinin hatırı sayılır bir bölümü, açıkça, imayla ya da sadece kaş kaldırarak suçluyu bulmuş işaret ediyordu: Aziz Nesin. Sözgelimi marifetleri yanına kâr kalmış emekli darbeci ressam Kenan Evren, elbette hiç çekinmeden Sivas katliamı ile ilgili fikirlerini dile getiriyordu: "Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan olay, solcularla dinciler arasındaki çekişmeye dönüşüyor. Bunu önlemek lazım. İnsan dinsiz olabilir. Ama bunu ilan etmenin gereği yok."
O hayatımızda en iyi bildiğimiz, Türk halkının tahrik-tahriş-tahrip üçgenine provokatör, yani tahrik eden, kışkırtan olarak yazılan isim, gerçekten de oydu.
Şimdi sistemin yine tıknefes olduğu, hoyratça vites değiştirmeye çalıştığı şu dönemde laik Türk evlatları olarak yeniden gündeme gelen siyasetçi eskilerinin tepkilerini hatırlıyoruz kaçınılmaz olarak.
Ebedi baba hayaleti olarak ufkumuza gerilmiş Süleyman Demirel, dönemin Cumhurbaş-kanı'ydı. Tahrik olmuş katliamcı halkına sahip çıkıyor, "Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin" uyarısında bulunuyordu. Daha sonra da "Olayda ağır tahrik var. Çatışma yok. Otel yangınında can kaybı var" diyordu.
Adı şimdilerde neredeyse şefkatle anılan Susurluk baronesi Tansu Çiller, dönemin Başbakanı idi. Onun açıklaması da tarihe geçecek nitelikteydi. Halkın kaygılarına su serpiyordu: "Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır. Ölenler de çıkan yangın sonucu boğularak ölmüştür."
Dönemin muhalefet lideri Mesut Yılmaz da yakın zamanda siyasete dönüşünü muştuladı. Onun katliam sonrası demeci de gerek insan gerek siyasetçi olarak tıynetini yansıtmıyor mu? Olayın büyütülmesini doğru bulmayan yeni umudumuz Yılmaz, "Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi" deyivermişti.
Linçe kim karşı?
Sivas katliamını hatırlanmasını, bu vahşetin anılmasını toplumsal barışa darbe vuracak bir eylem olarak görenler karşısında kimsenin şaşırmamasının sırrı, işte yukarıda andığım demeçlerde açıkça kendini aşikâr ediyor. Orada halk olarak, vatandaş olaak görülen, kışkırtılmış, 'talihsiz' açıklamalarla tahrik edilmiş katliamcı güruhtur. Onlara verilecek destek hiçbir zaman yadırganmayacak, onlara anlayışla yaklaşıp başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlamak siyasetin tartışılmaz gerekliliği olarak algılanacaktır.
Sivas katliamını anmanın, unutulmasın diye emek vermenin
çok büyük önemi vardır. Çünkü bu memleket bir türlü linç ikliminden çıkamamakta, asla korunmayacakların listesi her daim el altında hazır tutulmaktadır.
Çünkü 2 Temmuz 1993 günü askerin ve polisin gözleri önünde binlerce kişi bir olup bir oteli kundaklamış, şeytan taşlamış gibi ruh huzuru içinde evlerine dönmüşlerdir. Polis ve askeri güçlerin bu vahşeti engelleme konusundaki isteksizliği, yine polis ve itfaiyecilerin kurtarmaları gereken insanlara yönelik nefreti unutulmamalıdır.
Trabzon'da ikide bir TAYAD üyesi gençleri linçe yeltenen ve oranın
valisi tarafından sırtları okşanan Türk-İslâm sentezi de günün birinde amacına nail olduğunda dizimizi dövmeyelim diye. Üniversitelerde polisin gözleri önünde dışarıdan gelen yine aynı marka yiğitler tarafından öldüresiyle dövülen solcu gençlerin hayatı umurumuzdaysa.
Hayatın her alanında linçe giden bir ayrımcılık damarını besleyen
dile karşı uyanık olmak zorundayız. Maraş'ta, Malatya'da, Çorum'da aynı tezgâhı kurup aynı yoldan kan döken güçlerin desteklendiğini, birçok muktedirin gözünde halk gibi durduğunu biliyoruz.
İslamı referans alarak politika yapan hükümet partisi ve yandaşlarının 'demokrasi mücadelesi'nin bir anlam kazanabilmesi için Aleviler konusundaki ayrımcı yaklaşımlarına bir son vermeleri şarttır.
Ahmet İnsel bu haftaki yazısında, hayatımızın ve insanlığımızın
değerli sığınaklarından Mazlum-Der'in Başkanı Ayhan Bilgen'in
Neşe Düzel söyleşisinden yola çıkarak durumu mükemmel özetlemiş. Bir bölümünü buradan da okuyalım istedim: "Ayhan Bilgen cemevleri konusunda Sünnilerin, Alevilerin cemevi talebini kıskandığını açıkça belirtiyor... Sünniler cemevlerine de para verilecek, Diyanet İşleri Bakanlığı'ndaki tekelci konumlarını kaybedecekler diye korkuyorlar.
İşte size Türkiye'de Müslüman çoğunluğun demokrat bilinci.
Aynı Sünni çevrelerin, Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri hiçbir zaman kendilerini gayrimüslimlerle, Alevilerle, 'ötekilerle' eşit olarak görmemiş olmaları üzerine de düşünmeleri gerekiyor. Bununla yüzleşmeden, bu zihniyetle, bu zihniyetten türeyen pratikleri teşhir etmeden, bunları karşınıza almadan Türkiye'de ucuz bir mağduriyet söylemi üzerinden demokrat gömleği giyemezsiniz."
Bir Alevi şenliği için Sivas'ta toplanmış barışçı insanlardan
35'inin bir kitle tarafından katledilmiş olmasının artık unutulmasını isteyenleri iyi tanıyoruz. Onlar, örtbas edilmiş, unutturulmuş, hesabı sorulması imkânsız kılınmış katliamlar üstüne inşa etmeye çalışırlar toplumsal barış dediklerini. Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz.

GÜLTEKİN'E ANNESİNİN MEKTUBU

HASRET GÜLTEKIN - (ANNESININ MEKTUBU)

Sevgili Oğul !

Gazeteciler randevu isteyince önce korktum ;
ola ki senden ‘rahmetli’ diye söz ederler.

Meğer bugün Anneler Günü’ymüş. Hani , hep ünlü bir işadamının, ya da milletin anasını ağlatan bir politikacının annesini seçerler ya , bu kez yarışın kulvarını değiştirmişler. Bu yıl Sivas’ta yobazların yaktığı tüm çocukların analarını seçmişler “Yılın Annesi” .

Hasret’im biliyor musun? Sana sormadan bunları anlattım diye bana kızmadın ya? En sevdiğin arkadaşlarından Kadir’le Ali Rıza çok ısrar ettiler. Dayanamadım konuştum.

Bak Oğul! Sana sormadan bir iş daha yaptım. 2 Temmuz’dan bu yana açamadığım odana da girmelerine izin verdim. Ben bakamadım sırtımı döndüm , kardeşin Güler’le Kadir gezdirdiler odanı. Biliyorum sen odana el sürülmesine hatta toplanmasına bile kızardın. Ben görmedim, ama el sürmediler hiçbir şeyine. Kitaplarına ve resimlerine bakmışlar sadece, rahat ol. Fotoğrafta çektiler Hasret’im. Sen gittin gideli üzerimden çıkarmadığım siyah elbiselerimle ‘iyi çıkmam’ dediysem de dinlemediler. Bana kır çiçekleri getirmişler Anneler Günü diye. Sivas’ta senin yanında olan, hani mızıka çalıp eğlendirdiğin çocuklar var ya, onların anaları adına da kabul ettim. Serkan Doğan’ın, Huriye’nin ,Yeşim’in, Muammer’in, ınci’nin, şu ufak oğlanın adı neydi? 11 yaşındaydı hani. Hah hatırladım Koray işte. Onun da anasıyım ben bugün. Hepsinin anasıyım. Madımak Otel’inde kim varsa Asaf’ın , Nesim’inin, Muhlis’le Leyla’nın , adını hatırlayamadığım diğerlerinin. Sen kızmazsın biliyorum oğul. Paylaşmayı seversin. Ana Sevgisinide paylaşırsın.

Hasret yavrum , Anneler Günü’nü kutlamazdık değil mi biz? Yanlış hatırlamıyorum, kutlamazdık. Geçen yıl hariç, oda yine senin muzurluğundan. A oğul, a çocuk, bana çamaşır makinesı alacaksın diye, çok kızdığın Parti’nin gecesine çıkmaya değer miydi? Baban ayın başında nasılsa alacaktı. Eskisini de tamir ettirirdik ne olacak. Bir süre daha idare ederdik. Kim bilir sana nasıl zul gelmiştir o gece çalıp söylemek. Anneler Günü’nü bahane edip o parayla çamaşır makinesi almanız için Güler’e gizlice vermişsin parayı.

Canım oğlum,

Senin gibi şelpeyle güzel bağlama çalan biri hala çıkmadı. Sen ‘Rüzgarın Kanatları’na’ binip gittikten sonra türkülerin dilden dile dolaştı. Bütün sanatçılar senin türkülerini okuyor. Ama çok bozuluyorum biliyor musun? Birçoğu bu türkülerin sana ait olduğunu söylemiyor. Bazı büyük bağlama ustaları da senin müziklerini alıp kendileri bulmuş gibi çalıyorlar. Deli Derviş’i senin gibi çalan yok hala. Sivas’a gitmeden önce ‘Enel Hak’ adında yeni çalışmalar yapıyordun. Yarım kaldı diye üzülme. Arkadaşların o kaseti bıraktığın kadarıyla seni sevenlere ulaştıracaklar. Senin şair yönünü bilmeyenler de yakından tanıyacaklar. Çünkü arkadaşların senin adını sonsuza dek taşıyacak bir kültür merkezi kuruyor. Sinema , Tiyatro, Müzik, Edebiyat ve Folklor alanında araştırmalar ve çalışmalar yapacaklar. şiirlerini de bir kitapta topluyorlar.

Haberin var mı bilmem ? Ankara DGM de görülen Sivas Davası’nı basına kapattılar. ıyice unutturmak istiyorlar herhalde. Başkalarının hafızasından silebilirler Madımak Oteli’nde olanları. Peki ya benim yüreğimden, ya diğer çocukların analarının yüreğinden nasıl söküp atacaklar? Gazeteye niye konuştum biliyor musun? Mahkeme o kara yobazlara ne ceza verir bilmem, halkın vicdanında bir kez daha mahkum olsunlar istedim. şimdilik Hoşça kal yavrum.

Annen Hace Gültekin.

Miyase İlknur , 8 Mayıs 1994 , Cumhuriyet

Sivas Katliamı Belgeseli-O GÜN

MÜSLÜMAN KAMUOYUNA-2

Saldırı ve katliam gecesi 1 Temmuz akşamı da başka bir bildiri evlere dağıtılır:

“ Halkımıza Çağrı;

“Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, Müslümanlar’ın kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz.

“Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız.

“Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam’ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz.

“ ‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeyi gerekir. O’nun eşleri, onların anneleridir...’ ( Ahzâb Suresi, Ayet: 6)

“ ‘Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.’ ( Enfal Suresi, Ayet : 30)

“ ‘Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.’ ( Saff Suresi , Ayet:8)

“Not: Bu yazıyı okuyan, Allah rızası için çoğaltarak dağıtsın.

MÜSLÜMAN KAMUOYUNA

Saldırı ve katliamdan iki gün önce dağıtılan bildirilerden biri

“MÜSLÜMAN KAMUOYUNA

“Bismillâhirrahmânirrahim

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü’minlerin analarıdır.” (Ahzâb:6)

“Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resûlü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve kitab’ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır.

“Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başını ise satılmış, mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir.

“Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir.

“Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; AYDINLIK gazetesi denilen bir paçavrada, mel’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur. Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır.



“Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir

“Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:

“İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.

“Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.

“Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür.

“‘İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ ( Nisa:76)

“Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.

Hayatını kaybedenler




* Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
* Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
* Gülender Akça - 25 yaşında
* Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
* Ahmet Alan - 22 yaşında
* Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
* Sehergül Ateş - 30 yaşında
* Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
* Erdal Ayrancı - 35 yaşında
* Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
* Belkıs Çakır- 18 yaşında
* Serpil Canik - 19 yaşında
* Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
* Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
* Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
* Serkan Doğan - 19 yaşında
* Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
* Murat Güneş,Murat Gündüz - 22 yaşında
* Gülsüm Karababa -22 yaşında
* Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
* Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
* Koray Kaya - 12 yaşında
* Menekşe Kaya - 17 yaşında
* Handan Metin - 20 yaşında
* Sait Metin - 23 yaşında
* Huriye Özkan - 22 yaşında
* Yeşim Özkan - 20 yaşında
* Ahmet Öztürk - 21 yaşında
* Ahmet Özyurt - 21 yaşında
* Nurcan Şahin - 18 yaşında
* Özlem Şahin - 17 yaşında
* Asuman Sivri - 16 yaşında
* Yasemin Sivri - 19 yaşında
* Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
* İnci Türk - 22 yaşında
* Kenan Yılmaz - 21 yaşında
click to comment